Geçtiğimiz bölümlerde, Berlin’de yaşayan ve bir dönem Türkiye’de öğretim görevlisi olarak çalışmış Fransız vatandaşı Mösyö Arlo ile sohbetimi yazmıştım. Ülkemiz ve Almanya ile ilgili önemli tespitlerin yer aldığı diyaloğu henüz okumadıysanız, yazının ilk bölümüne buradan, ikinci bölümüne ise buradan ulaşabilirsiniz.

Tüm vatandaşlarımızın Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarım. Atatürk’e bize verdiği bu paha biçilemez armağan ve yaptıkları için minnettarım. Allah; hem onu, hem de dava arkadaşlarının ruhlarını şad etsin. Hep birlikte ve daha yüksek sesle YAŞASIN CUMHURİYET!

20 Eylül Çarşamba günü öğle saatlerinde Berlin’e indiğimde, okulun Almanya’daki yaşam ve okul prosedürleri üzerine bana yardımcı olmak için görevlendirdiği Carl’ı tam 20 dakika hava alanında bekledim. Bir de avrupalıların dakik ve kuralcı olduklarını söylerler. Peh! Bu konuyu daha sonra ayrıntılı olarak anlatacağım.

Neyse ki Carl, İstanbul’daki 25 derece hava sıcaklığının gazıyla t-shirt ve hırka kombini ile yola çıkmanın, Almanya sınırları içerisinde ne kadar aptalca bir seçim olduğunu iliklerime kadar hissettirdikten sonra arabasıyla gelerek güzel bir sürpriz yapmıştı. Yolculuğun nasıl geçtiği gibi bir kaç jenerik sorudan sonra can alıcı bir konuya giriş yaptık.

Carl: Kalacağın bölgede hiç yabancılık çekmeyeceğine eminim. O bölgede çok sayıda Türk dükkanı ve Türk var. 

Ben: Öyle mi? Umarım dediğin gibidir. Son Erasmus deneyimimde Türk ürünleri olan neredeyse hiç bir dükkan yoktu. Türklerle iletişimin iyi mi peki?

C: Türk arkadaşlarım da var tabii ama benim kaldığım bölgede genelde Araplar yaşıyor. 

B: Araplar mı? Onlarla yaşamak zor olmalı.

C: Neden onlarla yaşamak zor olsun?

B: Onlar genellikle kural ve normlara uymayı sevmiyorlar. Bu da o bölgede, kurallara bağlı yaşayan insanların hayatını daha zor hale getiriyor. Türkiye’de de, Suriye’de olanlardan dolayı yaklaşık üç buçuk milyon insan var ve her köşe başında dilenen ve insanları bu haliyle rahatsız eden bir Suriyeli görebilirsin.

C: Kurallara bazen Almanlar bile uymuyor. Arap, Türk ya da bir Alman olması, bu insanlarla birlikte yaşamanın zor olacağı anlamına gelmiyor. Suriye’de olanları ve Türkiye’deki göçmenleri biliyorum. Gerçekten oradaki durumda yaşamak zor olmalı. Ama biliyorsun, orada savaş var ve bu insanlar zor durumda olmasa ülkenize kaçmak zorunda kalmazlardı.

Vay anasını! Carl bana resmen insanlık dersi veriyordu. İnsan ayırmamak gerekiyor evet. İnsan, ne olursa olsun insandır buna da tamam. Peki 15 milyonluk nufusuyla metrekareye kaç insanın düştüğü kestirilemeyen ve Berlin nüfusunu 5’e katlamaya ramak kalmış olan küçük ülkemiz İstanbul’a, çeşitli bölgelerde oluşturulan mülteci alanlarından taşmak suretiyle çaresizce akın eden ve hiç bir geçim kaynağı bulamadığı için çoğunun sokaklarda dilendiği 2 milyon civarı Suriyeli’den gerçekten haberdar mıydı? Eğer gerçekten olan bitenin bilincindeyse neden yaşadığı ülke, bu konuda diğer “çok gelişmiş” Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi sessiz kalmak yerine bu insanlara kucak açmamıştı? Bu konuda sert bir tartışmaya girmeye halim yoktu ve sadece ona dönüp; “Umarım bir gün, İstanbul’da yaşamanın ne olduğunu, gerçek anlamda yaşayarak öğrenebilirsin.”  dedim.

Carl’ın Bir Bildiği Olabilir Mi?

Yine de söylediği cümleler, takdire şayan ve tüm insanlığın kurtuluşu olabilecek bakış açısıyla oluşturulan ifadelerdi. Berlin, dünyanın en gelişmiş şehirlerinden biriydi. Üç buçuk milyon nüfusu vardı ve ilerleyen günlerde Carl’ın neden benim söylemimi yanlış bulduğunu anlayacağım “esas mevzu” yu keşfedecektim; Berlin’de Alman nüfüsu, bu şehirde yaşayan diğer milletlere mensup insan sayısından neredeyse daha azdı!

İnanılır gibi değil! Şimdi size soruyorum; Ankara’yı ya da İstanbul’u bu haliyle düşünebilir misiniz? Toplam nüfusun %30’unu Arapların, %20’sini Hintlilerin %10’u Çinli ve diğer milletlerin oluşturduğu başkentinizde azınlıkta kaldığınızı bir düşünsenize! Milliyetçi gruplar derhal harekete geçer, “Türkiye Türklerindir, yabancılar defolun!” konseptli yürüyüşler düzenlenir, etnik ve milliyetçilik kökenli çatışmalar yaşanır ve nihayetinde, 94 yıldır bir türlü vakıf olamadığımız huşu ortamı bizim için her zamankinden daha da uzak bir hayalden ibaret olmaya devam ederdi.

Tabii tüm bunların yanı sıra, %99’u Müslüman olan, kendi dininde yer alan mezhep çatışmalarını neredeyse yüz yıldır bitiremeyen, herkesin Allah inancının (ya da inançsızlığının) kendi özgürlük sınırlarını bağlayacağını, Allah’ın “dinde zorlama olamayacağına” dair ayetine rağmen ya okuduğunu anlamayan ya da gerçek anlamda okumayan bir toplum olarak, farklı din ve mezheplere mensup bu topluluklara nasıl davranırdık, neler yapardık, hayal bile edemiyorum.

İşte benim tahayyül dahi edemediğim bu ortam; dünyanın, vatandaşlığı en değerli ülkelerinden biri olarak kabul edilen Almanya’nın başkentinde oluşturulmuştu. Aynı dine mensup olmayan, dünya görüşü ve yaşam tarzı birbirinden tamamen farklı pek çok topluluk bir arada yaşıyordu ve daha da önemlisi, kendi yaşam ve inançlarını dilediğince yaşama “ayrıcalığına” sahip olarak hayatlarına devam ediyorlardı.

Almanya Gerçekten Bizi Kıskanıyor Mu?

Son günlerde sıkça Almanya’nın ya da Batı’nın ülkemizi kıskandığına dair yorum ve eleştirilere mutlaka şahit olmuşsunuzdur. Burada yaşayan ve her anı olabildiğince gözlemlemeye çalışan biri olarak söylüyorum;

Birbirleriyle hiç bir ortak noktası bulunmayan bu insanlar, bizim yüz yıldır hayalini kurduğumuz huzurlu hayatlarını; ” düşmanlık ve ayrımcılık yapmadan,  nankörlük etmeden, kin gütmeden ve BİRBİRLERİNİ YA DA BİRİLERİNİ KISKANMADAN yaşamaya borçlular.

İnsanın sadece “insan” olduğu gerçeğini Carl yüzüme vurduğunda “ne diyor bu adam?” diye önce kendimi sorguladığım, sonra da utanç duyduğum bu gerçek; bu ülkenin dünyada bir çok yönden parmakla gösterilmesindeki en önemli iki nedenden biriydi. Diğeri için ise şimdiden yerinizi ayırtın!

Büyük ülke nasıl olunuyor, gelecek yazıda bulacaksınız.

(Devam edecek…)

Bunu çevrenizle paylaşmak ister misiniz?

İlginç ve yeni ne var? İlk siz öğrenin!