Geçtiğimiz bölümdeki yazıda, Almanya’da toplumsal yapının nasıl çeşitlilik gösterdiğinden ve bu durumun; bir ülkenin gelişmişlik seviyesini nasıl etkilediğinden bahsetmiştim. Ayrıca, Almanya’nın gerçekten bizi kıskanıp kıskanmadığını merak ediyorsanız, tüm detaylara buradan ulaşabilirsiniz.

Bugün karşınıza bir televizyon kanalının muhabiri ya da sokak röportajı yapan bir YouTuber çıkıp, “Türkiye’nin en büyük problemi nedir?”  diye sorsa ne cevap verirdiniz? İşsizlik mi? Terör mü? Ekonomi mi? Yoksa eğitim sistemimizin istikrarsızlığı mı?  Sizi bilmem ama bana göre Türkiye’nin gerçek anlamda üç “büyük” sorunu var; sabırsızlık, sonuç odaklılık ve unutkanlık!

Bu yazı dizisini okurken; “Hadi be adam, bana şu attığın başlığın cevabını ver!”  dediğiniz oldu mu hiç? Bunu aklından geçirenlerin hiçte az olmadığını biliyorum. Size bir sır vereyim; bu düşüncenizin nedeni, aslında ülkenin en çok dile getirilen problemlerinin de temellerini oluşturuyor. Nasıl olduğunu yazının sonunda anlatacağım.

Berlin’e geldiğimiz ilk hafta ve bundan yaklaşık bir ay kadar önce, Alman tarihine yakından vakıf olabilmek adına iki etkinliğe katıldık. Bunlardan ilki, Berlin Duvarı’nın halihazırda kalan parçalarını görmek üzere düzenlenen geziydi. İkincisi ise, yine Berlin Duvarı’nın yapılış ve yıkılış sürecinde yaşananların anlatıldığı ve sergilendiği bir müze incelemesi oldu.

Almanya’da Bir Dönüm Noktası: Berlin Duvarı

Berlin Duvarı nedir? Neden örüldü ve nasıl yıkıldı öncelikle bunu anlatayım; İkinci dünya savaşında yenilgiye uğrayan Almanya’nın; İngiltere, Fransa, Amerika ve Sovyetler Birliği tarafından başkent Berlin‘e yönelik kuşatma harekatı ile başlar. Fransa, Amerika ve İngiltere bir ittifak kurarak, Berlin’in doğu kısmına konuşlanan Sovyetler Birliği’nin komünizmi bölgeye yaymasını önlemek üzere bir karakol oluştumaya karar verir. Bunun üzerine Sovyetler Birliği, doğu bölgesinde yeni bir yönetim biçimi oluşturmak isteyince bu bölgeden kaçışlar başlar. Yüz binlerce kişinin batı bölgesine önlenemez kaçışı sonrası Sovyet yönetimi tarafından alınan bir kararla bir gecede Berlin’i ortadan ikiye bölen meşhur duvar kurulur. Bundan sonraki süreçte pek çok kaçış hikayesinin yazıldığı, yüzlerce kişinin ölümüne neden olan, Alman tarihinin en trajik olaylarından biri olarak kabul edilen Berlin Duvarı; 9 Kasım 1989‘ta Doğu Bloğu’nun sosyalist cumhuriyet yönetimi tarafından alınan bir kararla kaldırıldı. Geriye ise, Alman halkının hiç unutamadığı ve bundan sonraki yaşam felsefelerini buna göre şekillendirdikleri travmatik anılar kaldı.

Berlin Duvarı haritası

Berlin Duvarı’nın kurulumundan sonra şehrin durumu.

İkinci dünya savaşı süresince yaşananlar, Hitler gibi acımasız bir liderin ardından ülkenin yaşadığı çöküş, savaşın getirdiği büyük yıkım ve Berlin Duvarı’nın neden olduğu dramatik olaylar, Alman halkını psikolojik açıdan yerle bir etti. Son derece üzücü ve trajik olaylar zincirinden kurtulan insanlar, aslında bu noktada büyük bir ülke olmak ile yerinde saymak arasındaki temel mental farkı da ortaya koymaya başladılar. Alman halkı, bugün bile yaşadıklarını unutmuyor ve anılarının canlı kalması için elzem bir durum olmadıkça hemen hemen hiç bir yeniliğe gitmiyor.

Aşağıda göreceğiniz iki fotoğraf, ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır. İlk fotoğraf, Friedrichstrasse tren istasyonu bölgesinin ikinci dünya savaşı sonrasındaki mimari yapısını gözler önüne seriyor. Dönemin koşullarında kabul edilebilir bir altyapı ve peyzaj mimarisine sahip olduğunu düşünebilirsiniz. Zaten işin ilginç kısmı, ikinci fotoğrafta ortaya çıkıyor.

Friedrichstrasse Bahnhof'un geçmişteki görünümü.

Friedrichstrasse Bahnhof’un ikinci dünya savaşı yıllarındaki görünümü.

Aşağıda inceleyeceğiniz fotoğrafta ise Friedrichstrasse tren istasyonu ve çevresinin bugünkü hali yer alıyor. Çağımızın ve değişen ihtiyaçların mecbur kıldığı bir kaç değişiklik dışında bölge mimarisinin neredeyse tamamen aynı kaldığını görebiliyoruz. Yani; 1950 yılında bölgeden ayrılan bir çocuk, bundan 40 yıl sonra buraya geri döndüğünde -eğer kuvvetli bir hafızaya sahipse- hiç yabancılık çekmeden hayatına devam edebilir ve çocukluk anılarını dün gibi anımsayabilir.

Friedrichstrasse Bahnhof bugün.

Friedrichstrasse Bahnhof’un bugünkü hali.

Yukarıdaki örneği, başlangıçta özellikle seçilen bir bölgeye yönelik bir uygulama olarak düşünebilirsiniz ama öyle değil. Bu korumacı yapı, şehrin genelinde kendisini hissettiriyor. Aşağıda göreceğiniz fotoğraf, 1900’lü yılların Berlin Mitte bölgesini gösteren bir maket çalışmasına ait. Kiliseler, kamusal binalar ve pek çok yapı, korunarak ve restore edilerek bugün de hizmet vermeye devam ediyor. Bölgenin peyzajı, aradan 117 yıl geçmesine rağmen neredeyse hiç değiştirilmemiş. Ayakta duramayacak kadar yıpranan binalar, o günkü mimariye benzer konseptte yeniden inşa edilerek kültürel anlayışın sürdürülebilirliği sağlanmış.

Berlin / Mitte 1900'lü yıllar.

1900’lü yıllarda Berlin / Mitte bölgesine ait bir maket çalışması.

Almanya Binalarını Değil Anılarını Koruyor

Büyük bir ülke olmanın yolu elbette eski ve tarihsel binaların yapısını korumaktan geçmiyor. Bu muhafazakarlığın altında yatan çok önemli bir neden var. Onlar aslında, binalarını ve peyzajlarını değil, anılarını koruyorlar. Bu dönemin yaşayış şekli ve yapılarını muhafaza ederek, geçmişi canlı tutuyorlar. Bugünlere nasıl bir yönetim anlayışına maruz kalarak ve ne tür trajediler yaşayarak geldiklerini sokağa her adım attıklarında anımsıyor ve bu sayede, gelecekte neyi yapmamaları gerektiği ve bugün sahip oldukları refahı neye borçlu olduklarını akıllarından çıkarmıyorlar. Bu yüzden hala 40 yıllık banliyö trenleri kullanıyorlar. Bu yüzden, Alman tarihinin en dramatik olaylarından biri olan Berlin Duvarı’nın parçalarını şehrin göbeğinden kaldırmıyorlar. Şehirdeki tüm müzeleri dolduruyor ve içerideki her unsuru didik didik inceliyorlar. Çünkü; tarihi ve nereden geldiğini unutmanın, bir devletin temeline dinamit koymaktan hiç bir farkı olmayacağını biliyorlar.

Sadece İyi Bir Tarih Yeterli Mi?

İz bırakan bir tarihe sahip olmak, her zaman büyük bir ülke olmaya yetmiyor. Tarihsel ve kültürel olayları, dünyanın dikkatini çekecek şekilde tekrar tekrar duyurmak, amiyane tabirle “iyi “pazarlamak da gerekiyor. Size bununla ilgili çarpıcı bir örnek vereyim; 3 Kasım’da tüm dünyada büyük bir ilgiyle karşılanan Call of Duty WWII oyunu, sadece on günde 500 milyon dolarlık bir hasılat elde etti. 2008 yılından beri, Call of Duty serisinin ve Battlefield, Wolfenstein gibi ikinci dünya savaşını konu alan oyunların varlığını düşünürsek, bu yapımların piyasadaki hacminin milyarlarca doları bulduğunu pekala söyleyebiliriz. Peki, başı ve sonu belli tek bir savaşı, yıllardır farklı şekillerde defalarca kurgulayarak piyasaya süren ve Türkiye’nin yıllık ihracatının 5 – 10 katı kadar gelir elde eden, işin kaymağını yiyen kimdi?

Call of Duty WW2

İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan Call of Duty WW2, 10 günde yaklaşık 500 milyon $ hasılat elde etti.

Call of Duty serisinin yapımcı firması olan Kaliforniya merkezli oyun yapım şirketi Activision, paydaşlarına sunduğu 2017 yılının ilk 6 aylık raporunda yaklaşık 3,5 milyar $’lık net gelir açıkladı. Senelerdir aynı hikayeyi farklı kurgularla oyunlaştırarak dünya ile buluşturan bu Amerikalı şirket, kendi ülke ekonomisine milyarlarca dolarlık katkı yapmakla kalmadı, tüm dünyaya Amerikan ordusunun ne kadar kahraman ve can siperane savaşçılardan oluştuğu algısını da empoze etti. Yani, hem tüm dünyaya bir tarihi oyunlaştırarak (ve yerine göre kahramanlaştırarak) yaydı, hem de muhteşem bir ekonomik kaynak yaratmış oldu.

Oyunların sadece “çocuklar için” olduğu düşüncesinin yaygın olduğu ülkemizin insanları ise, hala birbirlerine Osmanlı torunu ve cumhuriyet çocuğu olmanın ne büyük bir övünç kaynağı olduğunu anlatmakla meşgul. Acı ama gerçek! İyi ve şanlı bir tarihimiz (değerleri ile milyonlarca turist çeken ve milyarlarca dolar gelir elde eden ülkelerden çok daha iyi bir tarihten bahsediyoruz) ve 622 yıllık savaş ve zaferlerle dolu geçmişimizi dünyaya hiç bir şekilde sunamadık. Sonuç olarak; tarihsel değerlerimizi bugüne kadar gerek turistik bir avantaj, gerekse diğer sektörlerin çarkını döndürecek bir dinamik olarak değerlendirmeyi reddedip, maddi ve manevi anlamda hiç bir kazanç sağlayamadık. Alınan bir ekmeğin bile markasına, o markanın geçmişine ve değerlerine göre değerlendirip karar verilen algı dünyasında; bir ülkeyi dipsiz bir kuyuya mahkum ettik ve bunun acısını neredeyse her ulusal ve uluslararası platformda çekmeye devam ediyoruz.

Almanya’da Otomotiv Sektörünün Gelişimi ve Türkiye

Ve son olarak, bana göre en can acıtan nokta burası. Zamanında ülke olarak kendimize nasıl büyük bir tokat attığımızı özetleyeceğim size. Bugün hepimizin imrenerek baktığı ve bir çoğumuzun şu anki alım gücü ve vergi sistemiyle sahip olmaktan çok uzak olduğu Bayerische Motoren Werke (BMW)’nin bugünlere nasıl geldiğini biliyor musunuz? Üretim hayatına 1916 yılında uçak motoru üreterek başlayan BMW, 1919 yılında imzalanan Versay anlaşmasıyla birlikte uçak parçaları ve motoru üretmesi yasaklandı. Bu tarihten sonra tarım makineleri üretmeye başlayan BMW, 1923 yılında ilk motorsikletini, 1928 yılında ise ilk aracını üretti. Bu araç da özgün bir üretim değil, Austin 7 adı verilen bir modelin kopyasıydı. 1930’larda tam uçak motoru üretmeye yeniden başlamıştı ki, 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Fabrikaları çok ağır hasar gördü. Zar zor yeniden motor üreterek ayakta kalmaya çalıştı. İngilizler, bu dönemde BMW’nin ürettiği eski model araçların üretimini kendi vatandaşları için yapıyordu. BMW bu tasarımları geri aldı.  1957 yılında yeniden araç üretmeye başladı. Savaş sonrası ekonomik buhrana, yıkık dökük bir tesise sahip olmalarına rağmen seri üretime geçti. Gelinen noktada BMW, geçtiğimiz yıl 2.5 milyon araç üretti ve 94 milyar $ gelir elde etti.

BMW'nin geleceği

İkinci Dünya Savaşı döneminde üretim yapması yasaklanan, fabrikası bombalanan ve projeleri çalınan BMW’nin mücadele ederek geldiği bu günlerde yeni hedefi, tamamen elektrikli ve sürücüsüz araçlar üretmek.

Bir başka Alman otomotiv devi Porsche ise, BMW’den farklı olarak biraz daha spor sınıfa yönelik üretim yapmayı tercih etti. İlk aracını 1947 yılında üretip 1948 yılında piyasaya sürdü.

Türkiye’ye dönüyoruz. Garp kafasıyla otomobil yapıp, şark kafasıyla benzinini koymayı unuttuğumuz  Devrim isimli araç, 1961 yılında üretildi. Hayatında hiç otomobil üretmemiş mühendisler tarafından, demir yolu fabrikasında, tasarımı ve mühendisliği sıfırdan ele alınarak sadece 129 günde geliştirildi. Resmi geçitte benzin deposunun boş olması nedeniyle hareket ettikten 200 metre sonra durduğu için, hiç bir zaman seri üretimi yapılmadı.

Devrim arabası

Türk mühendislerinin, 1961 yılında demir yolu fabrikasında ve sadece 129 günde yaptıkları Devrim.

1957′de BMW’nin, 1947‘de Porsche’nin ilk üretimlerine 1961‘de üretilen yerli otomobil Devrim ile verilen cevap, projenin reddi ile sonlanmadan seri üretime geçilse ne olurdu biliyor musunuz? 2017 yılı verilerine göre 367 milyar $‘lık otomobil ihracatı yapan Almanya’ya ne olduysa, işte o olurdu.

Her şeyin ve herkesin bir hikayesi olduğunu unutuyoruz. Bugünkü aklımızla gençliğimizi yaşamak istememizin nedeni sadece “bugün” hayatta olmamıza bağlanabilir mi? Geçtiğimiz yolların, çektiğimiz acıların ve dökülen gözyaşların; bugünün yollarına attığı adımları hiçe sayıyoruz. Hep içinde bulunduğumuz anı düşünüyor, yarına sahip olmak istiyoruz ama görmezden gelip değerini bilmediğimiz tüm unuttuklarımızın bedelini “düne mahkum kalarak” ödüyoruz.  Bizi “kıskanan” Almanlar var ya, işte onlar bunu yapmıyor. Dışarıya değil, önce kendilerine bakıyorlar.

Başka bir deyişle, böyle “büyük” olunuyor.

(Devam edecek…)

Bunu çevrenizle paylaşmak ister misiniz?

İlginç ve yeni ne var? İlk siz öğrenin!