Serinin en uzun soluklu yazısının bulunduğu önceki bölümde, Almanya’daki korumacı ve yenilik karşıtı yapı ile, gerçek anlamda büyük bir ülke olmanın hangi koşullara dayandığını örnek ve karşılaştırmalarla anlatmaya çalışmıştım. Tarihsel ve yapısal anlamda bir çok önemli bilgiyi barındıran bu içeriği henüz okumadıysanız, buraya tıklayarak yazıya ulaşabilirsiniz.

Yıllardır ülkemizde, hatta dünya genelinde Almanya ile ilgili en çok öne çıkan algı; muhtemelen son derece disiplinli ve kararlı bir anlayışa sahip olmalarıdır. Alman disiplininin ve buna bağlı gerçekleştirilen dakik ve kusursuz işlemlerin yer aldığı övgüyle süslenmiş cümlelere hayatınızda en az bir kez şahit olmuşsunuzdur. Bu ve bundan sonraki bölümlerde, ben ve arkadaşımın bizzat kahramanı olduğu olayları okuduğunuzda, halihazırda taşıdığınız bu genel kanı en iyi ihtimalle sekteye uğrayacaktır.

Bu noktada yanlış anlaşılmak istemiyorum. Benim amacım, bu ülkede ne kadar muhteşem ya da kötü bir yapının egemen olduğunu bire bin katarak anlatmak değil. Öyle olsa bu seri; “Burada şunlar müthiş, şu yeri mutlaka görmelisiniz, orası ise beş para etmez!” şeklinde klişe cümlelerin yer aldığı klasik bir gezi yazısı olurdu. Bu yazı ve seri, herkesin anlattığı ve Google‘da beş saniye içerisinde bulacağınız konu ve yerlerden daha anlamlı ögeler barındırıyor. Bu yazı dizisinde alışılagelmiş yargılara değil, basma kalıplar yardımı ile çizilmiş bir çizginin ötesine, yaşanmışlıklara şahit oluyorsunuz. Şimdi hazırsanız, yeni bir hikayenin içerisine ilk adımı atıyoruz!

Her Şey Nerede Başladı?

Almanya’daki daireme bavullarımı bıraktıktan sonra bir kenara oturup, üzerime çöken kısa süreli bir hüzün bulutunun dağılmasını bekledim. Bambaşka bir yerde, ana vatanından kilometrelerce uzaklıkta, sevdiklerini ardında bırakmış, muhtemelen arkasından ne kadar ağlandığını bilmenin ve onları ne kadar özleyeceğini tahmin dahi edememenin üzerinize bıraktığı ağırlığı, ancak buna benzer bir deneyim yaşayan biriyseniz anlayabilirsiniz. Kendimi toparlayıp; “Şimdi ne yapmalıyım?” düşüncesine geçiş evresinde 4 yıl önce yaşadığım ilk “sürgün” aklıma geldi. Üniversite öğrencisiyken bugün olduğu gibi bana yine rahat batmış ve “kendi başına yaşamayı öğrenme” misyonuyla ile yine kendimi Almanya’ya sürmüştüm. “Sürmüştüm” diyorum; çünkü 15 milyon nüfusu bulunan güzide beton kentimiz İstanbul‘dan, mevcudu 50 bini bile bulmayan (son sayımlara göre nüfusu 48.747 kişi olan)  Soest isimli köyden bozma emekli cennetinde tam 5 ay yaşamak, benim için kelimenin tam anlamıyla bir “sürgün”  den ibaretti. Ve tecrübe ettiğim şeyin yurt dışı deneyiminden çok bir sürgün olduğunu anlayacağım olaylar nerede başladı biliyor musunuz? Bankada!

Soest tren istasyonu

Nüfusu 50 bini bile bulmayan Soest’un tren istasyonu.

Almanya’da Bürokrasi İle İlk Buluşma!

O dönemde bize danışmanlık eden kişi, sayıyı yanlış hatırlamıyorsam ben dahil 4 Türk öğrenciyi Soest’taki ikinci günümüzde hesaplarımızı açtırmak üzere Deutsche Bank‘a götürdü. Ev kiramızı elden yatırma ya da kredi kartıyla ödeme gibi bir imkan tanınmamıştı ve tek ödeme yöntemimiz, bankaya verilecek talimat üzerinden her ayın belirli bir günü ya da haftası, hesabımızdaki paradan kira tutarının çekilmesiydi. Bu nedenle bir Alman bankasında hesap açılması şarttı ve Deutsche Bank bu iş için, ülkedeki pozisyonuna bakıldığında en iyi bankalardan biriydi.

Deutsche Bank Frankfurt

1870 yılında kurulan Deutsche Bank’ın Frankfurt’taki merkez binası. (Fotoğraf: Bloomberg)

Evraklarımızı doldurup teslim ettiğimizde bize, en geç 1  hafta sonra hesapların tamamen kullanıma hazır hale geleceği ve banka kartlarımızın evlerimize postalanacağı söylendi. Gerçekten 1 hafta sonra arkadaşlarımın kartları evlerine postalanmışken, benim kartım sebebi bilinmeyen bir şekilde ortalarda yoktu. Konuyu danışmana aktardığımda bir süre daha beklememi söyledi. İkinci hafta da kart elime geçmeyince danışman ile birlikte bankaya gittik. Kartımın bana halen ulaşmadığını yetkiliye ilettim ve görevli hanımefendi bir süre bekleteceğini söyledi. “Hanımefendi” olarak tabir ettiğim kadını 10 dakika sonra, kendini belli edem müthiş bir adrenalin seviyesi ve panikle şubedeki diğer yetkiliye bir şeyler söylerken gördüm. Bu konuşmadan 10 dakika sonra, yani toplam 20 dakikalık bir beklemenin ardından, bankanın müdürü olarak anımsadığım kişi bana, 15 gün önce doldurduğum evrakın aynısını doldurmamı söyledi. Bu belgeler yumağını daha önce doldurduğumu söylediğimde ise şu iki kelimelik muhteşem açıklamayı yaptı; “Evrakı kaybetmişiz!”

Ülke standartlarında ortalama 4 günde gerçekleştirilen bir işlemi, ilk kira ödememi gerçekleştirmeme 5 gün kala, tam 3 hafta sonra gerçekleştirmiştim. Bu olaydan 4 yıl sonra; ben de muhtemelen sizin aklınızdan geçirdiğiniz gibi yaşananların bir “talihsizlik” olduğunu düşünerek, geçtiğimiz dönemde birlikte çalıştığım bankaya gidip yeniden hesap açtırmaya karar verdim ve maalesef, tarih tekerrür etti. 

İşte Yeniden Başlıyoruz!

Türkiye’de bir bankaya gidip, gişe yetkilisine hesap açtırmak istediğinizi söylediğinizde; muhtemelen 10-15 dakika sonra hesap cüzdanınız ve banka kartınız ile şubeden çıkmış, hatta ATM üzerinden kartınızın şifresini bile değiştirmiş olursunuz. Almanya’da ise yabancı olduğumdan dolayı mıdır bilinmez, durumlar “biraz” farklı gelişti. Şimdi, hiç bir ekleme yapmadan sizlere hesap açma sürecimi anlatıyorum;

Bir Deutsche Bank şubesine gidip hesap açtırmak istediğimi söylediğimde görevli kişi; pasaportumun fotokopisini çektikten sonra, beni bir kaç gün içinde arayarak randevu vereceklerini söyledi. “Ne için randevu vereceksiniz?” diye sorduğumda bana; “Sizinle ilgili detaylı inceleme yapıldıktan sonra bir bankacılık uzmanı tarafından mülakata çağrılacaksınız.” dedi. Üç gün sonra adı bende saklı bir Türk yetkili beni aradı ve ertesi gün için görüşmeye çağırdı. Şubeye yakın bir bölgede olduğumu ve bugün görüşmek istediğimi söylediğimde ise kabul etti ve mülakatı gerçekleştirdik. Mülakat denilen şey, adres bilgileri vermek ve hangi amaçla hesap açmak istediğimi söylemem dışında tamamen memleket sohbetinden ibaret oldu. Ben banka kartımı almayı beklerken bana, “Banka kartınız  7  iş günü içerisinde adresinize postalanacak.” dedi ve elimde bir tomar bilgilendirici gereksiz evrakla oradan ayrıldım.

Üç gün görüşmeyi, yedi gün de postalanacak kartı bekledim ve ertesi hafta bir zarf geldi. Zarfı açtığımda, içinde online bankacılık şifresi dışında hiç bir şey yoktu. Mülakatı yapan yetkiliyi arayarak durumu anlattım ve bana; “Güvenliğiniz için bilgileriniz parça parça gönderilir. Online bankacılık şifrenizi aldıktan sonra bize herhangi  bir yanlışlık bildirmezseniz, 3 – 7 gün sonra banka kartınız size teslim edilir.” dedi. Hafta sonuna denk geldiği için olaydan 5 gün sonra, Salı günü bir zarf daha geldi. Yine aynı heves ve heyecanla zarfı açtım ve evet, kartım gelmişti! Ama bir eksikle… Banka kartımın şifresi zarfın içinde yoktu! Tekrar yetkiliyi aradım ve bu sefer bana verdiği cevap şuydu; “Kartınızla şifreniz, güvenlik gerekçesi ile aynı anda gönderilmez. Eğer kartınızı teslim aldıktan sonra herhangi bir sorun yoksa, şifreniz 3 iş günü içerisinde size ulaşacaktır.”

Yazdıklarımı tekrar okuduğumda bana bile halen fıkra gibi gelen bu olay, kartımın gönderildiği haftanın son iş günü olan Cuma son buldu. Şimdi tekrar bir banka hesabı için ne kadar beklediğimi hesaplayalım; 3 gün mülakat, 7 gün internet bankacılığı zırvalıkları, 5 gün banka kartım ve 3 gün de banka kartımın şifresi… Tam 18 günde, üstelik bu kez hiç bir evrakım kaybolmadan banka hesabımı açmayı başardım! Gurur mu yoksa dram mı? Bunun cevabını size bırakıyorum.

Bürokrasi konusu ile ilgili sizler ile paylaşacağım üç güzel örneğim daha var. Yani bu muhteşem olaylar, sadece bankacılık sektöründe yaşanmadı, yaşanmıyor. Biz; hala buradayız ve hala, hayaller ile hayatlar arasındaki o keskin ayrımı yaşarcasına “enteresan olaylar” ile karşılaşmaya devam ediyoruz. Siz bir de; eğitim, ulaşım ve sağlık alanında neler yaşadığımızı görün!

(devam edecek…)

Bunu çevrenizle paylaşmak ister misiniz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginç ve yeni ne var? İlk siz öğrenin!