Başlarken;

“Her seçiş bir vazgeçiştir.” demiş, Fransız yazar Jean Paul Sartre. Derin olduğu kadar, etrafı böylesine dikenli bir cümlenin damarlarda dolaşması kolay değildir. Hele ki bahsedilen “seçiş”in kahramanı; yani seçim yapmak zorunda kalan kişi sizseniz, bu cümlenin ruhunuza aktığı yerde hissedeceğiniz sızıyı durdurmak neredeyse imkansız bir hal alıyor. Çünkü çocukluktan ölüme kadar içerisine bir şekilde dahil edildiğimiz sistem esasen; kendisine bağımlı bir yaşam sürdürmek üzere kurulduğundan, kendi normlarının dışında vereceğiniz her karar, toplumsal tepki ve yadırganma olarak size geri dönüyor. Bu nedenle, günün birinde size “olmak zorundaymış” gibi gösterilen dogmaları değil de,  ruhunuzu doyuracak bir şeyler yapmayı tercih ettiğinizde, lütfen hayatınızın size ait olduğunu kendinize hatırlatın. Bugün bu yazı dizisini okuyabiliyorsanız ve ben; gördüğüm, yaşadığım, hissettiğim ve gözlemlediğim her şeyi sizler ile paylaşabiliyorsam; bunu az önce bahsettiğim seçimi yapabilmiş ve kendi zincirlerini kırmayı kafasına koymuş birinin cesaretine borçluyuz. Bana bu cesareti ve güveni veren, onlardan aldığım güç ve destekle; duvarlarla örülü bu kokuşmuş yapının dışına çıkmama yardımcı olan tüm sevdiklerime tekrar teşekkür ederim. *İyi ki varsınız.*

Bu yazı dizisinde refah seviyesi, endüstriyel ve yüksek teknoloji üretimi ile en çok konuşulan ülkelerden biri olan Almanya ile ilgili merak edilen, hatta daha önce merak dahi edilmemiş hemen her detayı bulacaksınız. Sorularınızı ve merak ettiklerinizi bilgi@pazarlamadefteri.com üzerinden bana ulaştırabilirsiniz.

“Eski Dost” ve Dükkanı

Pazarlama ve marka iletişimi üzerine araştırmayı, yazmayı ve paylaşmayı hep sevdim. Bu alanlarda ilerlemek için mutlak bir doğrunun hiç bir zaman olmadığını bilirim. Seneler önce bu iki konuda kendimi geliştirmeye karar verdiğimde inandığım tek şey; bıkmadan usanmadan gözlem ve analiz yaparak kendimi geliştirebileceğimdi. Herkesi ve her şeyi incelemeliydim. Bu nedenle yüksek lisans öğrencisi olarak, öğrenci değişim programıyla Berlin – Tegel Havalimanı‘na indiğim an dahil olmak üzere iki haftadır çevremi ve insanları gözlemliyorum. Yirmi yedi yıllık hayatımın yaklaşık %70’inde işleyen altın kural yine kendini gösteriyordu; “en çok aradığın şeyi hiç istemediğin ve en aramadığın zamanda bulursun!” Soğuk, orman ve temiz havayla dolu bir Berlin gününün ardından şehrin ayazında donmamak için hızlıca metro istasyonuna doğru yürürken Crepégarten adında, toplasan maksimum on beş metrekare büyüklüğünde bir kahve dükkanına rastladım.

Berlin Crepegarten'da kahve keyfi

Eğer bir gün Berlin – Hansaplatz’a yolunuz düşerse, metro istasyonunun hemen bitişiğindeki Crépegarten’da sizi kahve içmeye bekleyen “eski bir dost” olduğunu unutmayın.

Ve Hikaye Başlıyor!

Küçük, kendi halinde ve içerideki naif jazz esintisini krep kokusuyla harmanlayan bir dükkanı görmezden gelemezdim. Bir krep ve kahve sipariş ettikten sonra dükkanın sahibi bana İngilizce nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söylediğim anda hikaye başladı;

Mösyö Arlo:  Ben de bir süre Türkiye’de bulundum. (Bu ve bundan sonraki tüm konuşma Türkçe devam etti)

Ben:  Öyle mi? Nerede bulunmuştunuz?

-İstanbul Kadıköy’de.

-Ne güzel. Ben Tunç. Memnun oldum, nerelisiniz?

-Ben de Mösyö Arlo. Fransızım! (Almanya’da yaşayan ve akıcı şekilde Türkçe konuşan bir Fransız!)

Kahve ve krep kokulu Crepegarten

Mösyö Arlo ile onun kahve ve krep kokulu minimal dükkanı.

– Türkiye’de ne işle meşguldünüz mösyö?

-Öğretim görevlisiydim. ( Olay giderek ilginçleşiyor. 

-Hangi üniversite?

-Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Mütercim ve Tercümanlık bölümü. Yaklaşık 10 yıl Kadıköy’deydim ben. Darbe olaylarından önce işi bırakıp ülkeden ayrıldım.

-Güzel bir işiniz, kurulu bir düzeniniz varmış. 10 yıl az bir süre değil. Neden buraya geldiniz?

-Geçinemiyordum! ( Tam olarak bu kelimeyi kullandı: Geçinememek! ) Türkiye’ye ilk geldiğimde fena değildi. Düzen iyiydi, yaşam iyiydi. Ama son zamanlarda Türkiye çok değişti. ( Burada siyasetten bahsetmiyor. Tamamen ekonomi odaklı ) Para yetmiyordu. Eskisi gibi değildi. Ben de ayrılmak zorunda kaldım.

-Devlet üniversitelerindeki eğitim görevlileri özel üniversitelere oranla daha iyi maaş alır ve daha rahat çalışırlar. Yanlış mıyım?

-Bırak özel üniversiteyi! Onlar sadece para için çalışır! Araştırma yok. Eğitim yok. Sadece para. Para olsun yeter. 

-Haklısınız ama her özel üniversite para için çalışmıyor. Güzel örnekleri de var.

-Evet. Belki Sabancı Üniversitesi olabilir. Sadece para istiyorlar. Tek amaçları para! Öğrencileri de öyle.

-Nasıl yani?

-Türkiye’de devlet enstitülerindeki ( Üniversite yerine bu terimi kullanıyor) öğrencileri bilirsin. Türkiye gibi işte! Tam Türkiye!

-Ne demek istiyorsunuz?

-Türkiye’de öğrenci ve öğretmen birbirini bilir, ona göre davranır. Saygılıdır. Mesafelidir. Klasiktir yani. 

-Özel üniversitedeki öğrenciler böyle değil mi?

-Hayır! Onlar da aynı üniversiteleri gibi. Tek sahip oldukları para! “Param var, istediğimi yapar, istediğim gibi davranırım” diye düşünüyorlar. Çoğu terbiyesiz. Öğretmenlere terbiyesizlik ediyorlar. Öğrenciliklerini bilmiyorlar.

“İdare Etmek” Ne Demek Sadece Türkiye’de Gördüm!

-Peki devlet okulundaki eğitim ve araştırma sizce nasıl? Genelde iş yoğunluğu daha hafif, niteliksiz ve kendini tekrarlayan bir eğitim sistemi olduğu söylenir.

-Diğer bölümleri ve okulları bilmiyorum. Ama biz öyle değildik. Bizim ekibimiz araştırırdı. Hep araştırırdık. Araştırmadan olmaz! Ama bir şey dikkatimi çekti. Ben bunu ne Fransa’da ne de Almanya’da gördüm. Ben, “idare etmek” denilen şeyi bir tek Türkiye’de gördüm.

-Nasıl yani? İdare etmek çok geniş bir kavram. Neyi idare ediyoruz?

-Türkiye’de benim çalıştığım öğretmenler çok dürüsttü. Eski dönemlerde hocalar çok rüşvet alırdı. Onlar yok artık. Bitti. Çok dürüst hocalar. Ama dersten 0  puan alan bir öğrenciyi; “bu çocuğu ne yapalım” diye tartışıp, sonunda o dersten geçiriyorlar. Neden böyle yaptıklarını sorduğumda, ” onlar genç, biraz idare etmek lazım” diyorlardı. Neyi idare ediyorlar? Bu çocuklar başarılı olamamış. Bunu Fransa’da yapamazsın.

-Allah Allah, genelde hocalar, öğrencileri sınıfta bırakmaya meyillidir diye bilirdik ama…

-Bizimkiler çok dürüsttü. ( Israrla söylüyor bunu ) dersinden kalanları geçirmeye çalışıyorlardı. Eğer Fransa’da bir öğrenci, dersinde başarısız olduysa yani 0 ya da 5  puan aldıysa, o çocuğun yüzüne bakılmaz. Bakmazlar! “Evine git” derler. Okul onun için kapanır. Kimse konuşmaz onunla! 

(Devam edecek…)

 

Bunu çevrenizle paylaşmak ister misiniz?

İlginç ve yeni ne var? İlk siz öğrenin!