Geçtiğimiz bölümde, Berlin Hansaplatz’da küçük bir krep dükkanı bulunan, Türkiye’de öğretim üyesi olarak görev yapmış Fransız Mösyö Arlo ile diyaloğumuzun ilk kısmını sizler ile paylaşmıştım. Tüm ayrıntılara buradan ulaşabilirsiniz.

Bu bölümde ise; Türkiye ve Almanya’daki önemli detaylara bir Fransız’ın anlatımıyla tanık olacaksınız.

-Eğitim sistemimiz ile ilgili ne düşünüyorsunuz Mösyö?

-Türkiye’de eğitim büyük bir challenge! Atatürk döneminden beri ülke, hep eğitim ile ilgili bir şeyler yapmaya çalıştı. Ama Türkiye’de eğitim çok zor. Çok öğrenci var. Genç nüfus çok fazla. Çok yığılma oluyor bu yüzden. Bir de bu başarısız çocukları derslerden geçiriyorlar. Ne olacak o zaman?
-Başarılı olanların hakkı yeniyor değil mi?

-Şoyle anlatayım; o kadar çok çocuk okulu bitiriyor ki iş yerleri yetersiz kalıyor. Bir de üstüne başarılı olamayan çocukları “idare ediyorlar”. Böyle olunca sayı daha da artıyor. İş bulamıyor kimse. Çocukların kolay mezun olmaması lazım. Okudukları bölümde başarılı olmaları ve bu şekilde diğerlerinden ayrılmaları lazım.

-Türkiye’de işinde başarılı insanlar pek sevilmez. Bunu siz de görmüşsünüzdür.

-Eh, öyle.

-Siyasi olarak Türkiye’nin iyiye gittigini düşünüyor musunuz peki?

Eğer Bir Ülkede Darbe Yaşanıyorsa O Ülke En Az 20 Sene İlerleyemez!

-Ben ülkeden siyasi nedenlerle ayrılmadım. Ekonomim çok kötüleşti. Param yetmiyordu o yüzden ayrıldım. Darbe olaylarından önce gittim ülkeden. Siyasi olarak ülkenin durumu ile ilgili yorum yapamam. Ama şöyle bir durum var. Eğer gerçekten bir darbe ya da darbe girişimi olduysa, o ülke 20 sene kilit demektir.

-Böyle mi düşünüyorsunuz?

-Maalesef. Bir ülkede eğer darbe ve benzeri bir olay yaşanırsa o ülke 20 sene yerinden kıpırdayamaz. Belki gerilemez ama kesinlikle ilerleyemez de. 

-20 sene bir neslin olgunlaşması ve ülke ekosistemine katılması için çok önemli bir süre. Dedikleriniz doğru olursa bir neslin, dolayısıyla bir ülkenin geleceğine darbe vurulmuş demektir.

-Elbette! Ne kadar iyi olursanız olun, eğer ülkeniz ilerleyemiyorsa siz de ilerleyemezsiniz. Çünkü izin vermezler. Ülken gelişemezse sen nasıl gelişeceksin? Sen de yerinde sayarsın. 

-Bu nedenle pek çok yüksek eğitim almış insan ülkeyi terk etmeyi düşünüyor. Kendilerine ve ülkelerine bir şey katamayacaklarını düşünüyorlar.

-Hiç kimse, ülkesini durduk yere bırakıp gitmek istemez. Ancak insanlar memnun değilse ve  gerçekten yapılacak hiç bir şey kalmadıysa yapacak bir şey de yok.

 

-Belki bir gün ben de Berlin’de yaşamayı düşünebilirim.

-Berlin, ülkesinden ayrılmaktan başka hiç bir çaresi kalmayan insanlar için iyi bir alternatif. Almanya’nın başkenti sonuçta. Ama insanlar o kadar da iyi değil. 

-Ben daha önce Almanya’nın farklı şehirlerinde iki kez bulundum. Evet çok cana yakın bir yapıları yok ama ihtiyacım olduğunda bana karşı hep yardımsever ve iyi oldular.

-Kimler? Almanlar mı? Hadi canım sen de! Almanlar soğuk. Suratsız ve makine gibi davranan insanlar. Bu ülkede eğer yabancıysan mutlaka bir sınırları oluyor. Türkiye’de ve Fransa’da insanlar bundan çok daha iyi. 

-Ben Paris’te de bulundum. Oradaki insanlar bana hiç de anlattığınız gibi gelmedi. Karşıdan karşıya geçerken sırf yabancı olduğum için üzerime arabasını süren adamı hala hatırlıyorum!

-(Gülüyor) Gerçekten mi? Fransızlar normalde iyi insanlardır. Daha canlı, hareketli, kıpır kıpır bir yaşamları vardır aslında.

-Türkiye’yi seviyor muydunuz?

(Bu sorunun ardından, hazırlamakta olduğu yemeği bırakıp bana doğru döndü. “Sevmez miyim hiç? Seninki de laf! ” anlamına gelen mimiği bilirsiniz. İşte öyle bir mimikle birlikte kısık bir ifadeyle “tabii” dedi.) 

Sen Buna Hayal Mi Diyorsun?

-Burada çok güzel bir dükkanınız var. Türkiye’den ayrıldıktan sonra hayalinizin peşinden mi gitmek istediniz?

-Hayal mi? Sen tüm bunlara hayal mi diyorsun? Tunç, ben bu dükkanda hayatımı “idare ediyorum!”

İtiraf etmeliyim ki; “Sen buna hayal mi diyorsun?”  sorusu, o an yaşadığım şaşkınlığın ardından, benim açımdan pek çok konunun yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünmeme yardımcı oldu. Mösyö Arlo’ya neden ülkesinde mesleğini yapmadığını ve hayatını neden Berlin gibi, ona göre standartları yüksek ama insanları soğuk bir şehirde idare etmek zorunda olduğunu soramadım. Çünkü ayağım uğurlu gelmiş olacak, küçücük dükkanı bir anda hınca hınç müşteri ile dolmuştu. Benimle ilgilenmek ve konuşmak istedi ama o kadar yoğundu ki, sonrasında pek de fırsatı olmadı. Hesabı istediğimde “beğendin mi?” diye sorabildi sadece. O, Türkiye’den çeşitli nedenlerle ayrılmak zorunda kalan insanlardan biriydi. Kimsenin gerçek kimliğini %100 bilemezsiniz ama bana soracak olursanız, beraberinde kırgınlıklarını da getirdiği çok belli olan, iyi sayılabilecek biriydi. Onunla tamamlanmamış bir sohbetimiz ve dört sene önce çok aramama rağmen bulamadığım, sonrasında ilk kez onun dükkanında gördüğüm krebi denemek üzere vermiş olduğum bir söz vardı. Burada son bulmayacaktı. Onu ve krebini yeniden görmeye gideceğim. Ama önce, şu soruların cevabını biraz kurcalamam lazım; Berlin, gerçekten yaşamak için iyi bir alternatif mi?  ve Almanya, bir çoğumuz için hayal olabilecek bir yer mi?

(Devam edecek…)

Bunu çevrenizle paylaşmak ister misiniz?

İlginç ve yeni ne var? İlk siz öğrenin!