Dinler; varoluş ve toplum tarafından benimsenme anından itibaren, tarih boyunca uygarlıkların oluşumu ve gelişimi üzerine her dönemde mutlak bir etkiye sahip olmuştur. Halifelik, haçlı savaşları v.b. dini terim ve eylemlerin, tarihsel süreçteki yeri ve toplumsal yaşamı değiştiren etkileri ile ilgili pek çok bilgiye sahibiz. Peki geçmiş dönemden günümüze uzanan periyotta, dini inanç yoğunluğu ve yöntemleri ile toplumsal gelişmişlik seviyesi arasında ilişkisel bir bağ söz konusu olabilir mi?  Geçtiğimiz günlerde Avrupa genelini kapsayan bir araştırma, bu konu ile ilgili çok çarpıcı bilgiler içeriyor.

İçerik platformu Storia’da Nactrem adlı kullanıcının paylaşımına göre, St. Mary’s Üniversitesi tarafından hazırlanan çalışmada, 21 Avrupa ülkesinde yaşayan 16-29 yaş grubundaki insanlara bir takım sorular soruldu. Verilen yanıtlar neticesinde, Avrupa ülkelerinde yaşayan genç nüfüsun yüksek bir bölümünün hehangi bir dini inanca sahip olmadığı ortaya çıktı.

Yapılan araştırmada, İngiliz genç nüfusunun %70’i, mevcut dini bir inancı olmadığını deklare ederken, gençlerin %59’u ise hayatlarında hiç bir dini organizasyona katılmadığını belirtmiş. 21 ülke içerisinde dini inanç bakımından en zayıf nüfusa sahip ülke ise, %91 inançsızlık oranı ile Çek Cumhuriyeti (Çekya) .

Avrupa'nın dini inanç istatistiği

Araştırmaya katılan ülkelerden 12’sinde genç nüfusun yarıdan fazlası, herhangi bir dini inanca sahip değil. (Kaynak: Storia)

Dinleri Çatışmaların Sorumlusu Olarak Göstermek Doğru Mu?

Peki gelişmişlik seviyesi dünya ortalamasının üzerinde kabul edilen Avrupa coğrafyasındaki bu istatistik, dini inanca olan yönelim ile gelişmiş bir toplumsal yaşam arasındaki ters yönlü bir ilişkinin sonucu olabilir mi? Aslında bu sorunun cevabını; sorunun odak noktasında görünen dinler ve dini kaynaklarda aramaktan çok, pek çok sorunun kaynağında olduğu gibi, bu noktada da kuralları yaşayan ve uygulayan “insanoğlu”  üzerine yoğunlaşmak daha doğru. Çünkü tüm dinler, özünde insanlığa rehberlik etmek üzerine gönderilen ve içerisinde temel ahlak ve yaşayış özelliklerini barındıran olgulardır. Dini anlama, yorumlama ve güncel hayatta uygulama kavramları, insanoğlunun niteliksel özelliklerine bağlıdır. Dolayısıyla insanlığa rehberlik etme amacıyla gönderilen kaynakların, çeşitli nedenlerle manipülasyonlara uğraması sonucu meydana gelen deformasyon ve çatışmalardan sorumlu olarak gösterilmesi ne derece doğru olabilir?

Din ve gelişmişlik seviyesi

Dinleri doğrudan, insanoğlunun medeniyet ve gelişmişlik seviyesini engelleyen bir olgu olarak betimlemek doğru mu?

Avrupa ve Osmanlı Devleti’nde Din ve Devlet İlişkileri Nasıldı?

Ortaçağ dönemindeki Avrupa toplumlarında kilise ve din adamlarının toplumsal ve devlet yönetim yapıları üzerine kurduğu baskı, zorlama, yenilik ve gelişim faaliyetlerine dini kurallar kisvesi altında engel olunmaya çalışılması ile ortaya çıkan olumsuz durumlarla; günümüz Avrupası kıyaslandığında aradaki tek farkın zaman içerisindeki zihinsel değişim olduğunu görüyoruz. Geçmişten bugüne din, yine aynıdır. Ama insanların; dinin toplumsal yapısı üzerine etkisini yorumlama ve uygulama yöntemleri arasındaki fark, bugünkü çağdaş kabul edilen Avrupa toplumunu oluşturmuştur.

Keza Osmanlı Devleti‘nin tarihsel sürecindeki değişimler de bu görüşü destekler nitelikte. Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa coğrafyasının din ve toplumsal yönetim arasındaki çatışmanın meydana getirdiği riskleri gözlemleyerek dinden, yönetim ve toplumsal yapıyı doğrudan etki altına alan bir yapı olmasından ziyade, yönetim otoritesinin bir aracı olarak faydalanmıştır. Devletin varlığı ve devamlılığının, dinin devamlılığı için bir gereklilik olduğu savunulmuş, buna karşın dini kural ve kavramların, yanlış yorumlanarak devletin olumsuz bir çizgiye sürüklenmesini önlemek amacıyla devlet yönetiminde baskın bir yapıda bürünmesinin önüne geçilmiştir. Dini kurallara aykırı olmamak kaydıyla geleneksel (örfi) kurallar ile devamlılığını sürdüren devlet yapısı, fethedilen topraklarda yaşayan farklı dinlere mensup toplumların inanç ve yaşam tarzına hiç bir şekilde müdahale etmemiştir. Dönem içerisinde baskı ve dayatmadan uzak bir yapıda sağlanan bu ortam, farklı inanç ve etnik yapıya sahip pek çok toplumun yüzyıllar boyunca aynı çatı altında yaşamasını sağlamıştır.*

Yakın tarihe baktığımızda ise, özellikle Ortadoğu ülkelerinin din konusunda getirdiği subjektif yorumlama ve buna mukabil gelişen totaliterlik ve toplumsal baskı, bu coğrafyadaki devlet ve toplumların sürekli olarak çatışmasına ve refah ortamından uzaklaşmasına neden oldu.

Kıssadan Hisse

Yukarıdaki örnekler, aslında neyin yapılmaması gerektiği hususunda pek çok önemli ipucunu barındırıyor. Düşünen, sorgulayan, araştıran ve bunu kitlesel bir dayatma objesi haline getirmeyen toplumlar, tarih boyunca gelişim ve ilerlemenin kapılarını araladı. Kendini tekrar eden, farklı düşünce yapılarını benimsemeyi reddedip otoriter bir sistem oluşturmak isteyen toplumlar ise, ya tarihin tozlu sayfalarına gömüldü ya da çağdaş uygarlıkların çok gerisinde kendisi ile yüzleşmek zorunda kaldı. Hangi yöntemin seçilmesi gerektiğini tarih defalarca gösterdi. Dolayısıyla iyi ya da kötü her şeyin, öncelikle bireyin kendisinde başladığı gerçeğini akıldan çıkarmamakta fayda var. Hepinize güzel bir gelecek dileğiyle.

 

*Dipnot: Osmanlı Devleti’ndeki din ve devlet ilişkilerine referansa  buradan ulaşabilirsiniz.

Bunu çevrenizle paylaşmak ister misiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginç ve yeni ne var? İlk siz öğrenin!